Sümüklü Böceğin Hüznü

hangi bilinmez zamanın yere düşen kurtlarıyla birlikte ölecek bedenim. tüm yarınları yaşanıp bitmiş sancı gibi gezinmekteyim şimdi. hiçbir dokunuşa susamış olmayan bir cin gibi görünmüyorum kendime bile. bu karalanmış bir yüzün kendini terk ettiği günlerin yıl dönümlerinin hüznü olsa gerek. umutların umutsuzluğa dönüştüğü yılların yıl dönümleri. kanın donukluğa düşüşünün yıl dönümleri. yazgısızlığın yazgıya döndüğü hiçliğin yıl dönümü. bulantıların bulantılara dönüşüp hükümsüzleştiği anların yıl dönümü.

kimi yaşadığını bilmeyen bir karakteri soyunuyorum. bugün birini, yarın diğerini ve böyle sonsuza kadar gidiyor. ya da hep aynı kişiye soyunmadaki beceriksizliğim mi bu. ya da hep bende kalan bir kalıntı.ya  hep başkasının ya da hep kendinin ayağında olan bir terlik gibi yerlerde sürünüyor burnum. sümüklü böcek gibi izimi silemiyorum geçtiğim yollardan. hep o yollardan tekrar tekrar geçiriyorum kaybolamayan zamanı. içinde kaybolamıyorum. çünkü silinmiyor izim. korkuyorum bulacaklar izimi. oysa hep bulmalarını isteyen bir çelişkiyim.

Kirli Eller

ayağıma gelen başucuma dolanan ve saçlarımı okşayan

bu derin uçurumun elleri çekiyor içine yine beni

yok olmanın kalıntısını dirilten zamanın zehrine

yapışkan mayanın özüne dönmeye tek bir söz yeterdi

nöbetlerden ve salyalardan  kalan

kurumuş kırıkları toplayan ellerle

kırık aynalardan. kanamalardan,

donmalardan, karanlıklardan

ve yine ellerimden korkuyorum.

bin bir yüzüyle kendini hatırlatan

yarını arzulayan kirli ellerden

kalan umutsuzluğun kirli yılları akar

İçimdeki Sahte

bir takunya sesi kadar içime otursun

bir taş kadar duymamış olayım sesimi

bir yağmur kadar aksın üzerimden fazlası gündüzün

bir aşağılık oyuncu olduğumu da görün

ruhun kadere çizdiği fazlalıkları silin ey kirli ellerim

bu kendi gölümün bataklığıdır boğulmaya bıraktığım

artık bu sahte umudu da götürün içimdeki gömüye

sahte bir masumiyetin sahte bir bekçisi gibi

Suları Çarşafa Dönüştüren Yağmur

deniz yağmur ve çarşaf üzerine

imkansızlığın dili çözülecek

açıklansa sırrı bulutların

deniz çoğalacak göklerin sesiyle

 

rüzgar savurmadan sularını

beş kat çarşafa dönüşecek

derinlik ağırlaşacak

hayretler ve boşluklar çoğalacak

Geceye Şarkı (Georg Trakl)

1
Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.
2
Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,
Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler.
En büyük sessizliğin yolu sizlerden geçer,
O yoldan yürürüz en serin gecelere.
Soluğunuzla daha sesli alevlere boğmaktasınız beni,
Sabır! Yıldızlar kora dönüşürken, düşler kaymakta
Bize adlarını söylemekten kaçınan diyarlara,
Oralara ancak feda edersek girebiliriz düşlerimizi.
3
Sen ey kapkara yürek, ey karanlık gece,
Kimdir yansıtan, en kutsal zeminlerinizi,
Ve kötücülüğünüzün son vadilerini?
Acılarımız karşısında donup kalmış maske -
Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.

4
Sensin, sarhoşluğu geçiren Şarap,
Ben, şimdi güzel danslarla kanamaktayım
Ve taçlandırmak zorundayım acımı çiçeklerle!
Bağrındaki en derin anlamın istediği buysa, ey gece!
Kucağındaki bir arpın telleriyim sanki,
Ve son acılarım uğruna şimdi
Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde,
Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.

5
Bu huzur – ey derin huzur!
Yok artık dini bütün çan sesleri,
Sen, ey acıların tatlı anası, sen -
Barışın, sanki ölümün enginliği.
Sar o serin ve sevecen ellerinle,
Sar bütün yaraları -
Böylece içten kanasınlar yalnızca -
Sen, ey acıların tatlı anası!

6
Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!
Ne ifade edebilir ki fısıldayışları sana,
Hayatın bahçesinden ayrılmış bir yoksulun?
Bırak, hiç adın olmasın iç dünyamda -
Ruhumda oluşmuş, ama düşlerden yoksun,
Artık sesi kalmamış bir çan gibi,
Tatlı gelini acılarımın,
Ve uykularımın sarhoş gelinciği.

7
Toprakta ölüşlerini duydum çiçeklerin,
Ve havuzların sarhoş yakınmalarını,
Bir de çanların söylediği bir şarkıyı,
Gece, ve fısıldayan bir soru;
Ve bir yürek – yaralanmış ölesiye,
Yoksul günlerinin ötesinde.

8
Suskundu karanlık, beni söndürdüğünde,
Gün ortasında ölü bir gölgeydim -
O zaman çıkıp mutlulukların evinden
Yürüdüm gecenin derinliklerine.
Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde,
Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını -
Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen,
Senden, yalnız senden yana, ey gece!

9
Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı,
Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını
Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin!
Ey gece, ben hazırım artık!
Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman,
Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında,
Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta,
Gel, ey en yüce zaman!

10
Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım parıltılı bahçelerde,
Oyunlarla dansların eşliğinde,
Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan.
Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde,
Kadere boyun eğişin eşliğinde,
Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan.
Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan,
Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde
Ve ölüm karası eşliğinde,
Boş gece yarısının sessizliğiyle dolaşan.

11
Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında,
Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta.
Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.
Bırak gireyim senin tapınağına.
Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca
Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.

12
Geceyarısının derinliğinde, sen
Ölü bir sahilin suskun denizin yanında,
Ölü bir sahil: Bir daha asla!
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gökkubbesin, bir zamanlar yıldızının parladığı,
Bir Gökkubbe, artık hiç bir Tanrı’nın çiçek açmadığı.
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Döllenmeden kalansın sıcak bir rahimde,
Ve hiç can bulamamış, öylece!
Gece yarısının derinliğinde, sen

Bir Gün

noktalardan oluşan bir romanın içine sığınarak

soba çıtırtısında ısındığını hissederek

bulutlu havaların kadınlığına sarınarak

göğsünü kabartarak kapanmak

kutunu açmadan oynamak yuvarlamak

uçurumların en esmerinden

yerden yere vurmak ama açmamak

çingenelerin eline verip ucuza satmak

ne olacağını hiç bilmemek için

kokusu olana dağıtıldığını görmek

en çok tükenmeyeceğini bildiklerini

oysa ne çabuk tükenir her şey

yılanların dilinde

bir gün kimse bilmeyecek kalemlerin salıncaklardan düşeceklerini

ve bir gün kimse düşerek ölmeyecek

İsterdim

bir denizi yaşatmak isterdim grilerde

bir atı koşmak esmerde

bir yazı yeşertmek isterdim

bir uzağı yaşamak ellerimde

Sakin

müstecir mi olmalı

saksılardan çıkarılmalı mı

yayılmalı mı kökleri

tüm çiçekler toprağa düşmeli mi

sakini  olmalı mı

 

Koku

kaybolan bir anının turuncu elleri

karanfiller mi kokardı

saksılardan dökülen yalnız yollar

yalnız yalnız kokan yollar

yoklayarak yokluğu yalnız yollar kaldı

uzaklar. herhangi bir yer midir şimdi uzaklar

şimdi uzaklar

şimdi şimdi yalnız

şimdi şimdi yalnızız

Saate Bakmak (Edip Cansever)

Varsın her şey sonraya kalsın
Sonraya, en sonraya
Sözgelimi iki bin altı yüz kırk bir mil. Bir papatya ne kadar uzağı görebilirse
O kadar yakın kalplerimiz birbirine
Ölü bir denizi bile bir tartışmaya çevirdik
Kayaları taş devrine göre ölçtük biçtik
Kalemlerimizi kesilmiş çiçek sapları gibi attık
Kapıları açarken birbirimize ağladık.

(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal, dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık, ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)

Köşedeki tütüncü silaha çevirdi sigaralarını
Ödemesi çok güç sigaralara
Manav yarı anlamlı güldü biz geçerken
Eriklerden, çileklerden, o canım kirazlardan bile utanmadan
Hani o çocukluk küpesi olan kirazlardan
Hani rengi içimize göre değişen: mor, mavi, pembe, sarı
İlk defa merhaba dedi bir balıkçı
Çırparaktan elindeki suyu ölgün bizlere
Sigarası dudağında:merhaba!
Ya peki biz ne dedik, ne dedik
Yoldaki bir taşı şöyle bir kenara koyduk
Yakamıza rastgele bir çiçek iliştirdik
Su satılan dükkanlara baktık, yüzümüz cam cam ışıdı
Ve leylak kokuları gibi kendi kokumuza uzandık
Köşeyi döndük, bütün köşeleri hızla döndük
Su birikintilerinin ağaçlandığı eski bir sokağın tarihinde
Şöyle yazdı:
Her şey sonraya kaldı.

Ey ayaklarımızın dibindeki yoksul gül
Gölgesi yüreklerimizin
Öfkemiz sevgiye benziyor şimdi, sevgimiz öfkeye
Ve tartışmaya çevirdiğimiz deniz ölüler bırakıyor
Çıplak ölüler
Birbirine kenetlenmiş ölüler halinde.

Bir otobüse biniyoruz, sahiden biniyor muyuz
Söyle, nerde “Göğe bakma durakları”, nerde
Birinin elinde gazete ve süt
Gazete mi, evet gazete
Bütün manşetler tutsaklığı ve yenilgiyi çağrıştırıyor
Paramızı veriyoruz, üstünü alıyoruz, bozuk paralar
Cebimizde nikel
Cebimizde sarılmış ölüler halinde.

Her şey bir hızlı adım olmamaya
Ama dün gibi taşıdığımız bir umut gözlerimizde
Saatlerimize bakıyoruz hiç yoktan
Çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak
Yemyeşil bir su takılıyor akrebe, bir çavlan
Yüzü akide gibi parlayan bir gün takılıyor yelkovana
Anılardan anılardan çoktan vazgeçtik
Yaşadığımız bugün nasıl
Güzelliğimiz hangi güzellik.

Biliyor muyuz, hayır, bilmiyoruz da
Acılarımızdan bir yaz kurduk onarıyoruz
Belki bir hazırlık bu başka yazlara
Yakın yazlara, uzak yazlara
Çünkü her şey eskiye kaldı, anılar bile
Her şey, ama her şey eskiye kaldı
Vakit yok bir daha yemyeşil eylül tramvaylarına

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.